Ilmenau'dan Murat

Gurbet Veri Bankası açıldı! Yurtdışında yaşayan Türkiyelilerin deneyimlerini toplamaya başladı. Eğer siz de deneyimlerimizin bir aradalığını önemsiyorsanız şu bağlantıda bulacağınız soruları yanıtlayıp bana (omer.ottesen@gmail.com) gönderin!

"En önemli fark, emeğin değeri"

"Türkiye’nin başkentinde iş bulamamaktan bıkıp bunalmıştım. Bu sebeple Türkiye'den kaçtım. Buradaki koşulları görünce, imkânı yok Türkiye’ye dönüp oradaki koşullara razı gelemezsin," diyen Murat, Türkiye ve Almanya'yı özellikle çalışma koşulları açısından değerlendiriyor.

Facebook'ta takipte kalmak isterseniz: Gurbet Veri Bankası

(Murat'tan önce) Kimler geldi, kimler geçti?

Dubai'den Jale: Kendi hikâyeni yeniden oluşturmak
Berlin'den Barış: Vekil adaylığından ilticaya "başka bir dünya mümkün"
Nagoya'dan Bilal: Japonlar arasında "havayı okumak"
Budapeşte'den Didem: Bulunduğunuz yerde mutlu değilseniz, ayrılın ordan
Lizbon'dan Sezgi: Mutlu olmayı öğrendim
Arrouquelas'tan Nisan: Önyargıları kırıyoruz beraber
Pittsburgh'den Erkan: Türkiye bizi kustu, tükürdü, dışarı attı
New York'tan Yıldız: İmkansızlık hissi yok denecek kadar az
Amman'dan "Barack": Yeni insanlara, hikâyelere şans ver
Shenyang'dan Birmingham'a Yağmur: Önemli olan nerede olduğun değil, kiminle olduğundur
Happy Valley'den Özgür: Kavgasız, dövüşsüz hayatlar sakinleştirici etki yaratıyor
Brüksel'den Ceylan: Dünya vatandaşı olun

"Türkiye’nin başkentinde iş bulamamaktan bıkıp bunalmıştım. Bu sebeple Türkiye'den kaçtım"

Kimsin, nesin? Nerede, ne zamandan beri yaşarsın? Neyle iştigal edersin?

Ben Murat Özener. 1987 Ankara doğumluyum. 2013 Ekim’inde yüksek lisans için Almanya’ya geldim. Benim hikayem şöyle başlıyor: yüksek lisans için yanıp tutuşmuyordum ama Türkiye’nin başkentinde iş bulamamaktan, asgari ücrete, herhangi birisinin gayet güzel yapabileceği işlerin karşıma çıkmasından bıkıp bunalmıştım. Sözde Bilkent mezunuyum ve güya iyi bir dereceyle mezun olduk. Başkaları bir yana, insanın kendi üzerinde yarattığı baskı ile başa çıkması gerekiyor. Okul Bilkent olunca, insanların senden, senin işverenlerden beklentilerin yüksek oluyor. Bu sebeple Türkiye’den kaçtım.

Okulumu da kötülemeyeyim. Bilkent diploması değil belki ama, orada öğrendiğim dil ve kurduğum dostluklar, arkadaşlıklar Almanya’ya gelmemi ve şu an şu öğrenci halimle, Türkiye’de yüksek rütbeli bir memurun maaşı kadar para kazanmamı sağladı. 

Neyse, nerede kalmıştık? Hah! Almanya’dan kabul mektubu gelmesiyle kendimi küçük bir şehir, hatta kasaba olan Ilmenau’ya attım. 3 buçuk senedir Almanya’dayım. İletişim ve medya çalışmaları isimli bir yüksek lisans programı benimkisi. Bir yandan da freelance olarak Türkiye ile ilgili yerel danışmanlık yapıyorum.

“Ben burada ne yapıyorum?”, “Başarabilecek miyim?”, “Dönsem mi acaba?”

Yolun gurbete düştüğünde ilk olarak neler hissettin? Yeni bir ülkede olmanın duygu durumu sende nasıl karşılık buldu?


İlk sabahımı hatırlıyorum; yataktan doğrulup perdeyi açtım, Almanya’nın kapalı, kasvetli, yağmurlu havası vardı. Anlık olarak, “Ben burada ne yapıyorum?”, “Başarabilecek miyim?”, “Dönsem mi acaba?” soruları geçti fakat hepsi o. Sonrasında bir mutluluk vardı çünkü onca badire atlatmışsın, belge toplama, başvuru yapma, ret almak, ret almak, başka bir ret almak, kabul almak, vize bürokrasisi, veda etme psikolojisi, vb. tüm bunları atlatmışsın ve amacına ulaşmışsın. 

Bir yandan da merak var çünkü ilk kez yurtdışına yaşamaya gelmişim, ilk kez biletimi tek yön almışım. İlk olarak Almanya hakkında ne kadar az bilgim olduğunu fark ettim. Almanya bu kadar yeşil miydi? Yaya geçidinde adımlarını hızlandıran bir ben miyim? Onca alışveriş yaptım, bir de alışveriş torbalarını mı parayla alacağım? Sigorta, banka, yurt idaresi… ne çok zarf gönderiyorlar, posta kutum doldu. Para çekmeyeceğim, para yatıracağım, buna rağmen hesap açmaya 3 gün sonraya mı randevu veriyor banka? Bu ve bunlar gibi küçük ve orta şiddette kültür şokları yaşadım. Zaman zaman homurdansam da bu farklılıklardan asla şikayet etmiyorum. Bu farklılıkları görmek ve özümsemek bana iki kimlik kazandırdı. Türkiye’de ne yapmalıyım, Almanya’da nasıl davranmalıyım, nasıl hayatta kalırım, iki kültürün huyunu suyunu öğrendim. 

Şimdi ne Almanya yabancı bana, ne de Türkiye. Ayrıca bir Türk için sanırım Azerbaycan’dan sonra en az gurbet hissi yaşatacak yer Almanya olur. Almanya’da, Almanlardan sonra en kalabalık etnik grup Türkler. Üçüncü sırada Polonyalılar geliyor ki onlar zaten Almanya’nın sınır komşusu. Yer-gök kebapçı, dönerci, oryantal market dolu. Dolayısıyla dilinizden anlayan bir insan bulmanız hiç zor değil.

"Buradaki koşulları görünce, imkânı yok Türkiye’ye dönüp oradaki koşullara razı gelemezsin"

Ülke değişikliğinin çalışma hayatına yansımaları neler oldu? İş ortamının uyum sağlamana (veyahut da sağlayamamana :) stres yok, hangimiz en zayıf halka gibi hissetmeden bir ömür sürebiliyor ki?) etkisini nasıl deneyimledin?

Türkiye ile Almanya arasındaki en önemli fark, iş gücünün yani emeğin değeri. Türkiye’de ve Almanya’da çalışmış birisi olarak bunu çok rahat söyleyebilirim. Türkiye’deki özel sektörde mesai giriş-çıkış saatleriniz belli değildir. Fazla mesai, hafta sonu, resmi tatil, bunlar kolaylıkla elinizden alınabilir. Pek çok çalışan asgari ücretten ücretlendirilir ve bu rakamın üzerine çıkmak için sizden yıllar alan bir kıdem veya nadir bir yetenek beklenir. Türkiye’de işverenle papaz olmamak, suyuna gitmek gerekir yoksa kapıyı gösterirler. 

Almanya’da ise durum çok farklı. Sana çalışan olarak değer verildiğini faklı şekillerde tekraren hissediyorsun. Kendi yaşadıklarımdan örnek vereyim; Frankfurt’ta bir uluslararası medya analiz firmasında çalışıyorum. İşlerimi uzaktan, internet üzerinden yürütüyorum, fiziken orada olmam gerekmiyor. İlk gün gittim; “Hoş geldin, sözleşmen bu, şurayı imzala, işte ekibin, işte sorumlun, yoğunuz az bekle … kahve iç, birazdan geliyorum az bekle … bir kahve daha iç, görevin şu, şöyle yapacaksın, kahve bardağını şuraya bırak, bugünlük bu kadar, aramıza hoş geldin, arada uğra, güle güle”. Binada toplam 6 saat kaldım. Bunun yarısı bekleme, kahve içme, vs. fakat tıkır tıkır saatlik ücretimi ödediler. Nasıl yani? Ben bir Türk olarak istikbaldeki iş imkânı için 3 ay bedavadan gelmeye razıydım. Yok, burada öyle değil. Eğitime geldin, bize vaktini verdin, al bu da parası, toplantıya geldin, al bu da parası. Senden şirketimiz adına ayda 80 saat çalışmanı istiyoruz. Sen bize ne kadar çalıştığını söyle, biz paranı hesabına yatıralım. Senede 13 maaş, yani bir maaş da ikramiye. Bu arada ben kravatlı, Bond çantalı bir profesyonel değilim ha, kot pantolon ve t-shirt ile dolaşan bir öğrenciyim, hepsi bu. Olması gerekin de bu olduğunu idrak ediyorsun. En önemli nokta şu; buradaki koşulları görünce, imkânı yok Türkiye’ye dönüp oradaki koşullara razı gelemezsin. Ee, böyle seni koruyup kollayan, emeğine değer veren iş ortamına uyum sağlamazsın da ne yaparsın?

"Yabancılar tanışmaya, dost olmaya daha açıklar"

Arkadaş edinmek ve kendi sosyal çevreni kurmak ne kadar kolay (ya da zor) oldu? Kendi background'un, kişiliğin ve bulunduğun yer bu denklemde nereye oturuyor?

Beni bu noktaya getiren bir yabancı dilim var fakat kendimi en iyi Türkçe ifade edebiliyorum ve Türkçe konuşurken kendimi rahat hissediyorum. Bu yüzden en yakın arkadaşlarım Türkçe konuşanlar oldu. Türkiyeliler demiyorum çünkü Türkiyeli olmayıp da Türkçe konuşan insanlar var. 26 bin nüfuslu görece küçük bir şehirde ve kampus ortamında olduğumuz için çevre edinmek sanılanın aksine kolay oluyor. Almanya bir cazibe merkezi ve göç ülkesi. Kampusta her milletten öğrenci görmek mümkün. Yabancılar tanışmaya, dost olmaya daha açıklar. Ben bunun sebebini, evden uzak olmalarına ve yalnızlık hissine bağlıyorum. Rahat ve güvende hissetmek için iletişim kurmak, iletişim kurmak için de kalabalık içinde bize en çok benzeyeni bulmak istiyoruz. En azından ben bu gruba giriyorum.

"Her arkadaşı farklı milletten olanlara gıpta ediyorum"

Türkiyeli diğer expat'lerle iletişiyor musun? "Hiç çekemem, benden uzak olsun"cu musun, yoksa "bazen beni sadece bir Çorumlu anlayabilir"ci mi?

Evet, hatta neredeyse sadece Türkler ile iletişim halindeyim. Bu konuda kendime kızıyorum. Bin bir çeşit yiyecekle dolu upuzun bir açık büfede tabağını tek bir yemekle doldurmuş, onunla yetinmeye çalışan, tabi bu sırada sunulan diğer tatları kaçıran birisi gibi görüyorum kendimi. Almanya’da Türkiye’yi yaşamaya çalışıyorum. Gayem bu değil ama olan bu. Sadece Türklerle olmak fikri içime sinmese de bu konuda kendimle kavga etmiyorum. Nasıl rahat ediyorsam öyle yapıyorum. Fakat itiraf edeyim, her arkadaşı farklı milletten olanlara gıpta ediyorum. Onları kendime kıyasla daha beynelmilel, daha dünya vatandaşı buluyorum.

"Öğlen molası diye berberin kapısından dönmeye alışık değilim, hâlâ tuhafıma gidiyor"

Gurbetle sıla karşılaştırması yapacak olsan? Kültür olur, iş etiği olur; hangi bakımdan karşılaştırmak istersen...

İlk aklıma gelenleri söyleyeyim; Türkiye 3 konuda Almanya’dan ileride. Şaka değil. Bunlardan birincisi telekomünikasyon hizmetleri ve kalitesi. Almanya’da şebeke sinyalinin kesilmesi sık karşılaşılan bir durumdur. Dahası telefondaki ses kalitesi hiçbir zaman, şehir merkezinde dahi, Türkiye’deki gibi net ve kuvvetli değildir. Neredeyse tüm operatörler, standart bir ücret karşılığı sınırsız konuşma hakkı sağlarlar ancak ses kalitesi bir kafenin interneti üzerinden sesli çağrı yapmışsınız gibidir. Biraz uç bir örnek mi oldu? Almanya ve benzeri ülkeleri gözümüzde çok büyütürüz. Cennetin yeryüzündeki tezahürü gibi görürüz. Her ayrıntıda bir mükemmellik, her detayda bir hikmet ararız. Halbuki yakından bakınca buranın da kusurları var. İşte telekomünikasyon hizmetleri bir örnek. 

Bir diğer örnek bankacılık hizmetleri. Finansçı değilim, koca bir endüstriyi değerlendiremem ancak bir banka müşterisi olarak söylüyorum, Türkiye bankacılıkta çok daha ileride. Örneğin, Almanya’da bir hesaptan diğerine para aktardığınızda transfer ücreti ödemezsiniz ancak en iyi ihtimalle paranın yerine ulaşması 24 saat sürer. Türkiye’de ise en fazla birkaç dakika. Bizde şu vardır: Kimlik numaranı kısa mesajla gönder, gelmene bile gerek yok, kredin cebine gelsin! Borç vermede hızlı olmanın övünülecek bir yanı yok yani bu bir maharet değil. Fakat Türkiye’de bir bankada müşteri temsilcisinin karşısına oturduğunuzda 15 dakika içerisinde 3-4 farklı hesap açıp, işleminizi yapıp, hatta çay söyleyip, üzerine sohbet bile eder. Peki ya Almanya’da? Adî bir hesap açmak neredeyse 1 hafta sürer. Türkiye’deki gibi olacak sanırsın, kimliğini alır, elini kolunu sallayarak şubeye gidersin. Evvela şubenin açık olduğu saatleri denk getirmen lazım. Öyle sabah 8, akşam 5 çalışma yok. Bu yarım günlük mesailer zaten apayrı bir konu. Şubeye gittiniz, girdiniz, öncelikle randevu sorarlar ve 2-3 gün sonraya randevu verirler, bir ton da belge isterler. Randevuda belgeleri verirsin, başlarsın postacı yolu gözlemeye. Kartın ayrı gelecek, şifrelerin ayrı gelecek, hafta sonu tatili şudur budur derken hesabın işler hale gelmesi en iyi ihtimalle 1 buçuk 2 haftayı bulur. Yanlış anlaşılma olmasın, borç almak, kredi çekmek, taksit yaptırmak için değil bunlar. Cebindeki parayı götürüp yatırmak için tüm bu tantana. 

Türkiye’nin önde olduğu üçüncü konu da servis ve hizmet sektörü. Tabi Türkiye’de hizmet sektörünün iyi olmasında ucuz işgücünün de önemli rolü var fakat bununla sınırlı değil. İşletme felsefesi çok daha müşteri odaklı. Bir örnekle anlatayım: Türkiye’de dükkanını kapatmış, kepengini indirmiş, kilitlemek üzere olan bir esnaftan bir şey satın almak isteseniz o adam kepengi kaldırır, dükkânı açar, size istediğinizi verir, parayı alır, sizi geri çevirmez. Almanya’da ise 6’da kapanan fırın, 6’yı 5 geçe yerleri süpürmeye başladığı için size rafta kalmış ekmeği satmaz, “Kapalıyız” diyerek içeri dahi almaz. İnanın defalarca şahit olmasam, burada paylaşmaz, tuzu kuru bir satıcının münferit ve yersiz kuralcılığı der geçerdim. Hak veriyorum lakin öğlen molası diye berberin kapısından dönmeye alışık değilim, hâlâ tuhafıma gidiyor. 

Almanya’dan amma şikayetçiymişim, değil mi? Öyle değil aslında. Almanya planlı bir ülke. Yüzölçümü bizden küçük, nüfusu bizden fazla ama ne bir trafik, ne de hava kirliliği. Klasik lafları geçelim, kırsaldan kente göç yok. İnsanlar bir kente, bir bölgeye öbekleşmemişler. Zengini, yoksulu coğrafyaya eşit dağılmış. Peyzajıyla, mimarisiyle, toplu taşımasıyla, sosyal hayatıyla her kent, her kasaba hemen hemen birbirine denk. İş sahalarında ve insanlarda bir kente ya da bölgeye yığılma olmadığı için rekabet, diğer bir ifadeyle “ne iş olsa yaparım abi, kaç para verirsen ver abi” durumu yok. Milli gelir adil paylaşılıyor. Bildiğimiz, kitaplarda okuduğumuz sosyal devlet burada işte. Zengini yine zengin, tamam da, fakir de o kadar fakir değil. Almanya’nın olumlu yönlerinin temelinde bu dengeli gelir dağılımı yatıyor.

"Oldukça popüler bir cumhurbaşkanımız var, hemen herkes tanıyor"

Gurbetteyken TR'de olup bitenlere nasıl bir mesafede duruyorsun? Ülke gündeminin kendi hayatına yansımaları neler oluyor?

Yakından takip ediyorum. Türk haber kanallarını ve ana akım gazetelerini takip ediyorum. Oldukça popüler bir cumhurbaşkanımız var, hemen herkes tanıyor. Sıklıkla Türkiye ve yöneticilerimizle ilgili haberler, üstelik manşet seviyesinde haberler görüyorum. Algıda seçicilik olduğu için Türk bayrağı ve lider fotoğrafları kalabalık bir dergi-gazete rafında hemen seçiliyor. Pek çok kişi gibi ben de pasif bir şekilde takip ediyorum, olup biten üzerine gözlem yapıp düşünüyorum. Örneğin, şu sıralar Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik ikircikli tutumu Türk medyasında sıkça gündeme geliyor ki ben de Türkiye’nin serzenişini haklı buluyorum. Diğer taraftan, bu haberin hemen arkasından “Kadınlara laf attılar” bahanesiyle toplanan kalabalığın önce sokaktan geçen Suriyelilere ardından Suriyelilere ait dükkanlara saldırmaları haberini okuyunca taşlar yerine oturuyor. Anlıyorum ki herkesin bir ötekisi, yabancısı, İngilizcedeki tabirle “Alien” (uzaylısı) var. Yabancıyı kabul etmek kolay olmuyor çünkü insan her yerde insan.

"%100 Türk Murat gidip %100 Türk Murat olarak dönüyorsan memleketine, zamanına yazık etmişsin derim"

Diğer expat'lere ya da adaylarına, "ben ettim sen etme" ya da "sen de yap güzel oluyor" yollu önerilerin?

Ben ettim sen etme diyebileceğim mühim bir hatırlatmam yok. Gerek sokakta, gerek insan ilişkilerinde kontrollü ol, yani coşma yeter. Ufak tefek şanssızlıklar, küçük kazalar, yanlış anlaşılmalar olacaktır, bu çok doğal, ki zaten olsun da. Her biri birer tecrübe, görgü, birikim, deneyim katıyor. Güzel olan şeyler ise saymakla bitmez. Şimdi burada bana kulak ver: dünyayı gez, farklı tatlara açık ol, en azından bir dene. Benim gibi meraklıysan faklı milletten insanların davranış şekillerini gözle. Yerel dili öğren, mümkünse o yaşadığın ülkeden yerel bir sevgili edin. Kalabalığa karış, turist gibi değil, onlardan birisi gibi giyin, davran. Burada giyinmeyi özellikle belirttim. Söz gelimi, Arabistan’daysan entari giy. Yani bırak kültür üzerine bulaşsın, zihnine girsin, damak tadını zenginleştirsin. %100 Türk Murat gidip %100 Türk Murat olarak dönüyorsan memleketine, para bir tarafa, zamanına yazık etmişsin derim. Güvenli alandan biraz dışarı çık, azcık cesur ol, bir tutam risk al.

"Her bireyin yurtdışında okuması, çalışması ya da en azından 2-3 sene yaşaması gerektiğini hararetle savunuyorum" 


Başka bir çift söz? (teklif var, ısrar yok)

Komşunun tavuğu komşuya kaz görünürmüş. Türkiye’dekiler yurtdışına gitmeyi, yurtdışındakiler ise bir gün Türkiye’ye dönmeyi hayal ediyorlar. Herkesçe malum sebeplerden dolayı ne giden tam anlamıyla memnun, ne de kalan huzurlu. Fakat hepsi bir tarafa, ben her bireyin, hayatının mümkünse erken bir döneminde yurtdışında okuması, çalışması ya da en azından 2-3 sene yaşaması gerektiğini mukayese yeteneğinin gelişmesi açısından hararetle savunuyorum. Üstelik doğudaki ve batıdaki tüm medeniyetleri düşünerek bunu savunuyorum. Şimdi ben susayım, herkes yakınındaki yurtdışını tecrübe etmiş örneklere baksın ve bir düşünsün.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Evlilik nasıl gidiyor?

Uppsala'dan Fulden

Onlar expat de biz gurbette miyiz?