Amman'dan Ömer

"Bana soranlara hep derim: Şu son iki yıl hiç kolay olmadı, hayatımın psikolojik anlamda belki de en zorlu dönemiydi ama tekrar seçme şansım olsa yine gelirdim Ürdün'e."

Eğer siz de yurtdışında yaşayan bir Türkiyeliyseniz, şu bağlantıda bulacağınız soruları yanıtlayıp bana (omer.ottesen@gmail.com) gönderebilirsiniz!

Facebook'ta takipte kalmak isterseniz:
Gurbet Veri Bankası

(Ömer'den önce) Kimler geldi, kimler geçti?

Uppsala'dan Fulden: Herkesin karşılaştıklarıyla başa çıkma biçim ve süreçleri farklı
San Francisco'dan Kenan: Buradaki Onur Yürüyüşü'ne katılan ilk Türk derneği olduk
Selanik'ten Başak: Umudunuzu asla yitirmeyin
Kuzey Virginia'dan Ali: Artık burası da tam uymuyor, orası da
Tokyo'dan Ece: Kimsenin hayatı tamamen kolay ya da zor değil
Pensilvanya'dan Fatma: Herkes kendi işine bakıyor, stres yok, entrika yok
Groningen'den Bremen'e Irmak: İnanır mısınız, insan çalışmayı özlüyormuş
Trondheim'den Deniz: Kendimi özgür hissettim
İstanbul'dan Ulduz: Sadece ülke değiştirme demiyelim, graduate hayatı bambaşka bir şey
Wörgl'den Cihan: Asla ikinci sınıf psikolojisine girmemeli kimse
Ilmenau'dan Murat: En önemli fark, emeğin değeri
Dubai'den Jale: Kendi hikâyeni yeniden oluşturmak
Berlin'den Barış: Vekil adaylığından ilticaya "başka bir dünya mümkün"
Nagoya'dan Bilal: Japonlar arasında "havayı okumak"
Budapeşte'den Didem: Bulunduğunuz yerde mutlu değilseniz, ayrılın ordan
Lizbon'dan Sezgi: Mutlu olmayı öğrendim
Arrouquelas'tan Nisan: Önyargıları kırıyoruz beraber
Pittsburgh'den Erkan: Türkiye bizi kustu, tükürdü, dışarı attı
New York'tan Yıldız: İmkansızlık hissi yok denecek kadar az
Amman'dan "Barack": Yeni insanlara, hikâyelere şans ver
Shenyang'dan Birmingham'a Yağmur: Önemli olan nerede olduğun değil, kiminle olduğundur
Happy Valley'den Özgür: Kavgasız, dövüşsüz hayatlar sakinleştirici etki yaratıyor
Brüksel'den Ceylan: Dünya vatandaşı olun

Kimsin, nesin? Nerede, ne zamandan beri yaşarsın? Neyle iştigal edersin?

Ben Ömer. 2015 Ağustos'undan beri beyimin işi sebebiyle Ürdün'ün başkenti Amman'da yaşıyorum (Suriye'nin hemen altındayız). Şu sıralar blogculuk yapıyorum, kendi bloguma konuk olmanın konforunu yaşıyorum :) Ayrıca freelance çeviri, düzelti işleri yapıyorum, dil öğreniyorum.

"Beyim işe gitti ve ben öylece kalakaldım"

Yolun gurbete düştüğünde ilk olarak neler hissettin? Yeni bir ülkede olmanın duygu durumu sende nasıl karşılık buldu?

Valla o ilk günü çok iyi hatırlıyorum. Evimiz henüz hazır olmadığı için otelde kalıyorduk. Pazar (burada haftabaşı oluyor, Cuma-Cumartesi tatil) sabahı kahvaltımızı yaptık, beyim işe gitti ve ben öylece kalakaldım. İlk o zaman anladım hayatımda ne kadar büyük bir değişikliği seçtiğimi. Sıfır arkadaş, leş gibi Ağustos sıcağı ve ben kimsenin olmadığı (Araplar daha geç saatlerde takılıyor), bilmediğim sokaklarda kendimce bir şeyler keşfetmeye çalışıyorum. Arkadaş ortamını geçtim, işin bile ne kadar büyük bir güvenlik ağı olduğunu fark ettim.
Kahvaltı tabağım: Ful, turşu ve helva

Bir bakıma boşluğa düşmüştüm ama her şeyin yeni olması, öğrenip şaşırmanın sonu olmaması bana çok iyi geldi. Ankara'da inanılmaz sıkılmaya başlamıştım. İş güç konularında da eski motivasyonumun kalmadığı bir dönemdi, o yüzden "haydi bakalım, bir format atalım" demek bana yaradı.

"Kimse size soru sormuyor, kimsenin kontak kişisi olacak bir titriniz yok çünkü"

Ülke değişikliğinin çalışma hayatına yansımaları neler oldu? İş ortamının uyum sağlamana (veyahut da sağlayamamana :) stres yok, hangimiz en zayıf halka gibi hissetmeden bir ömür sürebiliyor ki?) etkisini nasıl deneyimledin?

Sanırım beni en çok zorlayan konu iş oldu. Tamam, özellikle ilk yıl çeviri, düzelti işlerimi aralıksız sürdürdüm ama sabah kalktığımda gideceğim bir ofis, şu saatte başlamalısın diyen bir programım yoktu. İş ortamındaki sosyalleşmeleri, çalışırken bir insan yüzü görmeyi, iş hakkında da olsa üç beş laf etmeyi çok özledim. "Kalk bi çay getir," diyen çalışma arkadaşlarım, ah ah... :)

Freelancer olunca 9'dan 5'e çalışsanız dahi insanlar sizin gün boyu yattığınızı düşünüyor ve işinizi pek ciddiye almıyor. Bir de beyimin iş çevresi sebebiyle kiminle tanışsak "hangi elçilikte çalışıyorsun, yoksa Birleşmiş Milletler'de misin?" soruları geliyor. Böyle bir ortamda "ben yazıp çizmekten hoşlanıyorum, Gurbet Veri Bankası diye bir projeye başladım, yurtdışında yaşayan Türkiyelilerin deneyimlerini topluyorum" dediğinizde kimse size soru sormuyor, kimsenin kontak kişisi olacak bir titriniz yok çünkü.

İş aidiyetini kaybetmek uzun bir süre bana koysa da artık bu "işsizlik" halini benimsedim; kafamdakilerle ilgilenmeyenlere "manava gittim, akşam yemeği hazırladım, çamaşırları astım" demekten gocunmuyorum. Müdür @ Home Sweet Home :) Ayrıca ev içi görünmez emek üzerine ateşli nutuklar savurabilecek kıvama geldim.
He ben gün boyu yatıyorum böyle (Ölü Deniz, yüzde 34 tuzluluk oranıyla batırmıyor)
Dünyanın dibini gördüm :P

"Dakka başı OMG çeken Amerikalılarla yapamıyorum"

Arkadaş edinmek ve kendi sosyal çevreni kurmak ne kadar kolay (ya da zor) oldu? Kendi background'un, kişiliğin ve bulunduğun yer bu denklemde nereye oturuyor?

Çok zor oldu, hatta olamadı :) Yok yok, çok acıklı bir resim çizmeyeyim ama öyle gümbür gümbür bir sosyal hayatım yok burada. Neden?

Birincisi, Amman zor bir yer. Dünyanın dört bir yanında yaşamış, kaşarlanmış expat'ler bile burada arkadaş edinmenin ne kadar zor olduğundan bahsediyor. İşin garibi, farklı ülkelerden gelen Araplar da aynı şeyi söylüyor. Nedenini hâlâ çözemedim ama şehrin sunduklarıyla ilgili olabilir. Toplu ulaşım yok, herkes şahsi araç ya da taksi kullanıyor, öyle yürünecek yerdir, parktır filan çok çok az. Kamusal alan sınırlı olunca insan bir içe kapanıyor herhal.

İkincisi, ben small talk'u pek sevmiyorum. Her seferinde "nereden geldin, Amman'ı seviyor musun?" gibi sorular soranları "yeteeer!" diye tokatlayasım geliyor. Daha derinleşmek için bu muhabbet gerekli ama, kabul. 

Üçüncüsü ise, bence Türkiye'de arkadaşlık algısı çok başka. İstanbul'da bir yıl yaşamış İngiliz bir kurs arkadaşım "Türkler arkadaşlıklarını çok yoğun yaşıyor" demişti. Etkinlikler üzerinden görüşmek, kendi can sıkıntını başkalarını sıkmak için kullanmamak gibi meseleler zamanla aklıma daha fazla yatmaya başladı. Ama dakka başı OMG çeken, ota boka "amaaazing!" diyen Amerikalılarla yapamıyorum. Her şeye aşırı heyecan duymak ve maceradan maceraya koşmak zorunda hissetmek bana uymuyor, haliyle o tayfayla yakınlık kurmadım.
OMG, çok yorucusunuz!

Bir de burada kimse uzun süreli kalmıyor. Yeni tanıştığınız bir insan "ne zaman döneceksiniz, ona göre size yatırım yapıp yapmayacağıma karar vereyim" gibi cümleler sarf edebiliyor. Bu iki yıl boyunca gerçekten arkadaşım diyebileceğim 3-5 kişi oldu, onların da büyük bir kısmı ülkelerine geri döndü. Ama hâlâ iletişim halindeyiz.

Ha bi de şunu ekliym. Ben Ankara'daki son dönemlerimde çalışmazken gündüz vakti yine benzer krizler yaşamıştım. Herkes işinde gücünde ya da hayatında pek bi ekşın olmamış, sabah sabah ne anlatıcan filan. Yani her sıkıntının kaynağı yurtdışı değil.

"'Aynı dili konuşmak' apayrı bir şey"

Türkiyeli diğer expat'lerle iletişiyor musun? "Hiç çekemem, benden uzak olsun"cu musun, yoksa "bazen beni sadece bir Çorumlu anlayabilir"ci mi?

Kesinlikle ikincisi. Ben nereye gidersem gideyim Türkçe konuşabileceğim birini arıyorum, dil benim için önemli. Klan şeklinde dolaşmak için olmasa da iç dünyamın o yönünü de doyurabilmek için. Ama "aynı dili konuşmak" apayrı bir şey. O yüzden yanında kendim olabileceğim, görüşlerimi özgürce ifade edebileceğim kişiler önceliğim.

Cimde Dimes standı görünce "ena min turkiyye!" diye bu kadına yapıştım. Markette Eti püskevit görünce ya da Gülşen'den Bangır Bangır çalan bir araba geçtiğinde de çıldırıyorum :) What does this say about me :P

Yurtdışında Türkiyelilerin kendi gruplarını, derneklerini, dayanışma ağlarını kurmasını önemsiyorum. Özellikle daha açık görüşlü olanlarına bu yollarla ulaşmayı çok isterim.

Sonu gelmeyen soru: Türkler niye bu kadar gergin ya?

Gurbetle sıla karşılaştırması yapacak olsan? Kültür olur, iş etiği olur; hangi bakımdan karşılaştırmak istersen...

Ürdün bize coğrafi ve kültürel olarak çok uzak olmasa da Türkiye'den çok farklı. Aklıma gelen ilk örnekler:
Amman'da İKEA tuvaleti. İlk geldiğimizde çok şaşırtmıştı beni, özellikle de logoda yerel kıyafet kullanılması :)

- Araplar çok daha güleryüzlü, şakacı, relaks. "Türkler niye bu kadar gergin ya?" diye kaç kez sordular bana. Biz de bir İskandinav ülkesi değiliz kabul ama savaştan kaçmış, ülkesi işgal edilmiş, iki işte çalışmasına rağmen açlık sınırında yaşayan insanlardan bahsediyorum. Bu kadar zor durumda olmayanlar da dahil Ürdün'de insanlar iletişime daha açık, Türkiye'deki gibi dakka başı bir gerginlik yaşanmıyor. Fazla şikayetçi ve suratsız olduğumuzu düşünmeye başladım. Sorunlarımız birbirimize kaba davranmanın gerekçesi olmamalı.

- Çok çok Avrupai olmadığı sürece iç mekânlarda sigara içiliyor. Nargile çok yaygın. Kafeleri geçtim, sokak başlarında, pikniklerde, hatta arabaların içinde bile nargile görebiliyorsunuz.
Arap harfleriyle Coca Cola yazımı, size ilginç gelir belki...

- Müslüman mısın, Hristiyan mısın sorusu çok yaygın ve sıkıcı. Ama insanlar bunu ne kadar dindarsından ziyade hangi dünyaya aitsin anlamında soruyor. Şort giydiğim zamanlar daha çok Hristiyan sanıldığımı fark ettim. Yine şortlu bir günümde 3-4 yaşında çocukların peşime takılıp Müslüman olup olmadığımı sormasına çok üzülmüştüm. Hasbinallah çekerek savdım başımdan.

- Türkiye'nin acilen İngilizce seferberliğine başlaması lazım. Ürdün'de taksi şoföründen tutun da bakkala kadar hemen herkes, gayet de güzel bir İngilizceyle konuşabiliyor. Bizde hâlâ "ay aksanım nasıl, ay dur grameri bilemedim" saçma gerginlikleri... İlginç bir örnek olarak, özellikle kalburüstü Araplar çocuklarıyla bile İngilizce konuşuyor, arada Arapçaya dönüyor.
Bu inanılmaz tatlı bence, Mlabbas marka Arap Simpsons!

- Yerel kültürü otantikleştirmeden günümüze uyarlayan çok hoş mekân tasarımları var. Türkiye'de her yerin plaza camıyla kaplanması, betonlaşması çok itici geliyor bana.

- Her ne kadar dünya kadar sorunumuz olsa da üretim ve kurumsallık açısından baya yol kat etmişiz. Burada çoğu şey ithal ve fiyatlar Türkiye'nin genel olarak 2 katı düzeyinde. Yine de insanlar kendilerini hep Suriye'dekilerle kıyaslıyor ve şükürcülük çok yaygın. En azından güvendeyiz, diyorlar. Bizim yüzümüzü (en azından bir zamanlar) Batı'ya dönmüş olmamız bu kıyaslamalarda hep kötü hissetmemize yol açmış gibime geliyor. İnsanlar kendileriyle, kültürleriyle, aksanlarıyla çok daha barışık burada.

"4 tane de Erdoğan için"

- Ürdün'de Ramazan'da devlet çalışanları aynı maaşa daha az çalışıyor, sokakta yemek içmek kanunen yasak. Kadınların büyük bir kısmı kapalı ve Türkiye'dekinden de az görünür. Sokakta seccadesini serip namaz kılanların görüntüsü gayet yaygın.

- Irkçılık, özellikle de hizmetçilik yapan Filipinalara ve kapıcılık yapan Mısırlılara yönelik, çok yaygın. Japon bir sınıf arkadaşım anlatmıştı. Gittikleri davette bir insan evladı da çıkıp bir "hi" dememiş, zira Asyalı diye hizmetçi/dadı diye kodlanmış hemen.

- Amman'daki kaldırım ve yeşil alan kıtlığından sonra Ankara'ya ilk gelişimde "kimse bu şehre gri demesin artık, ağzının orta yerine çarparım ha" modlarındaydım. Avrupa şehirlerine göre sürünse de Amman'la kıyaslayınca Ankara cennet bahçesi gibi geliyor.

- Ürdün küçük bir ülke, İç Anadolu Bölgesi kadar yoktur herhalde. O yüzden gezip görmek çok kolay. Türkiye'nin hiçbir yerine bu kadar hâkim değilken Ürdün'de tur rehberliği yapabilecek seviyedeyim diyebilirim rahatlıkla. Tekliflere açığım :)

- Ürdün'de çeşitlilik çok daha fazla. Hem nüfusa oranla çok daha fazla yabancı var, hem de farklı ülkelerden gelen Araplar için bir buluşma noktası Amman. Kadınların başlarını bağlama modellerinden tutun da lehçeleri filan hep farklı. Ramazan'da Ürdün'e kaçıp Amman trafiğini keşmekeşe çeviren Suudiler, yıllardır Ürdün'de yaşamasına rağmen eşit vatandaşlığa sahip olmayan Filistinliler, süsüne düşkün havalı mı havalı Lübnanlılar, travmalarına rağmen yeni bir hayat kurmaya çalışan Suriyeliler...
Amman sokakları duvar resimleriyle dolu

- Bir de son olarak, Arapların büyük bir kısmı Erdoğan aşığı. Türkiye çok güzel, çok gelişmiş, çok çok ileri, güçlü lider olunca başka oluyor tabi, diyorlar. Ben de çıldırmadan anlatmaya çalışıyorum durumun tam da öyle olmadığını filan ama "Erdoğan için" poşetime fazladan 4 tane daha taze fasulye koyan pazarcıyı da engellemiyorum.

Gel de anlat Norveçlilere Türkiye'nin halini...

Gurbetteyken TR'de olup bitenlere nasıl bir mesafede duruyorsun? Ülke gündeminin kendi hayatına yansımaları neler oluyor?

Ben beyimin peşinden Ürdün'e gidicem dediğimde arkadaşlarımın bir kısmı bana "yapma" dercesine "emin misin?" diye sordu tekrar tekrar. Ürdün'ü haritada dahi gösteremeyen bir sürü insan "güvenli mi oralar?" demeye başladı. Biz Ürdün'e geldikten beri Türkiye'den kötü haberler kesilmek bilmedi. Ve bu da benim buraya adapte olmamı baya olumsuz etkiledi, aklım sürekli TR'de kaldı. Çevremde de daha çok Norveçliler olduğu için yolsuzluk, dinin suistimal edilmesi, çevrenin ya da özgürlüklerin katledilmesi gibi konulara inanılmaz yabancı kişilere durumumuzu anlatmakta zorlandım. Bir yandan da tüm o "dünyanın en mutlu ülkeleri"ndeki gelişmelerden daha fazla haberdar oldukça Türkiye'nin haline yandım durdum. Çok öyle benzeştiğimiz bir ülke ya da kültür de yok ki yoldaşlık kurabilelim. Bu arada derede kalmışlığımız kesinlikle başlı başına bir stres faktörü.
Vadi Ram'da çöl gezmeleri (The Martian filmi burada çekildi)

Brexit zamanı da olmuştu ama özellikle Amerikan başkanlık seçimlerinde, hele de o sıralar Amerikalıların sayıca fazla olduğu bir kurstayken insanların ülkelerindeki siyasetten nasıl etkilendiklerini Türkiye dışından bir örnekle deneyimlemiş oldum. Seçim öncesi gerilimleri bir yana, Trump kazandı diye o gün dersler iptal oldu, ardından bir hafta boyunca doğru düzgün bir şey işleyemedik çünkü Amerikalı arkadaşların morali bozuktu. Türkiye'de son 2 yılda ne kaldı yaşanmayan, yine de Trump'ın saçı ya da konuşma tarzı kadar konuşulmadı. Böyle düşünüp Batılılara kızdıktan sonra dönüp kendimi sorgulamaya başladım. Hiking'e gittiğinde gördüğün Suriye'de ne kıyametler kopuyor, ne kadar takip ediyorsun filan diye.

"Kendinize iyi davranın"

Diğer expat'lere ya da adaylarına, "ben ettim sen etme" ya da "sen de yap güzel oluyor" yollu önerilerin?

Yeni bir ülkeye taşınmak büyük bir değişim ve her büyük değişim gibi bir stres kaynağı. Kendinize iyi davranın. Hemen alışamadıysanız, muhteşem bir arkadaş grubu kuramadıysanız, bir tuhaf hissediyorsanız çok normal, kendinizi suçlamayın. Bana soranlara hep derim: Şu son iki yıl hiç kolay olmadı, hayatımın psikolojik anlamda belki de en zorlu dönemiydi ama tekrar seçme şansım olsa yine gelirdim Ürdün'e. İş, arkadaş, kültüre hâkimiyetinin olmadığı, bir bakıma sıfırlandığın, hayatına format atan bir ortamda bir iç yolculuğa çıkıyorsun.

Ayrıca gittiğin yerlerde eski hayatındayken asla öğrenemeyeceğin bir sürü şey öğreniyorsun. Ben başka nasıl Arapça öğrenecektim, Araplara yukardan bakan kodlarımızdan nasıl kurtulacaktım, dünyamı farklı insanlarla bu kadar genişletecektim? Eve kapanmayın, hayatınızı insanlandırın (people your life!).
Books@Cafe'de akşam drink'leri, nargileleri... Mekânın arka tarafı Perşembe akşamları gey bar oluyor, bayağı da kalabalık ama dans yok, kanepelerde nargilelemece, üzücü.

"Yeniden 'kapanmak' stresli bir deneyim"

Başka bir çift söz? (teklif var, ısrar yok)

Yıllardır açık yaşayan bir eşcinsel olarak bu kadar muhafazakâr bir yerde yaşamak, çoğu zaman yeniden "kapanmak" zorunda olmak stresli bir deneyim. Birlikte her şeyi konuşabildiğim ve partilediğim ufku geniş arkadaşlarımdan sonra her şeyin Kuran'da yazdığını iddia eden, erkekleri kadınlardan üstün gören gençlerle yapamadım. Bir de tabi çift olarak geldiğiniz bir yerde ilişkinizin hiçbir yasal güvencesinin olmaması da insanı geriyor.

Gideceğiniz ülkenin iklimiydi, para birimiydi gibi şeylere baktığınız kadar insan hakları durumunu da gözden geçirin derim. Pek çok Arap ülkesi HIV+ kişileri kabul etmiyor. Ürdün'de göçmen işçiler her yıl kan testi oluyor ve hiçbir bilgi verilmese de netten araştırdığım kadarıyla HIV+ kişiler sınırdışı ediliyor. Bekâr bir kadının kendini var etmesi gey bir çiftinkinden de zor olabiliyor, çünkü taciz-güvenlik gibi sebeplerle şehri bir erkeğin ayrıcalıklarıyla kullanamıyor. Fiziksel engeli olan kişiler için de Ürdün'ü kesinlikle tavsiye etmem, kaldırım yok ayol! Trafik lambası da çoğu yerde yok, "istenna şvey" yapa yapa arabaları durdurup karşıya geçiyorsun filan.

Bir de son olarak Gurbet Veri Bankası için bir iki şey söyleyeyim: Paylaştığımız hikâyelerle hem başkaları için bilgi sunuyoruz hem de insanları güçlendiriyoruz, yalnız olmadıklarını hissettiriyoruz. Burada farklı deneyimlerimiz görünür olsun çok istiyorum. Nefret söylemi kullanılmadığı sürece her görüşten, her kesimden insana açık bir yer burası. Ne anlatıcam ya demeyin, bir fotoğraf, yazdığınız bir cümle insanlara dokunuyor, hikâyeniz değerli. Görüşlerinizi, önerilerinizi benimle paylaşmaktan çekinmeyin. Gurbet Veri Bankası'nı duyurmak için de bir paylaşım yapın ay :)

Yeterince uzattıysam şu sıralar Arap dünyasında (Orta Doğu sömürgecinin dili, biz Arap dünyası diyoruz, demişti Arapça hocam) radyoların vazgeçilmezi bir şarkıyla selametle! Yansınnn!
https://www.youtube.com/watch?v=HIYqaDGCtx8

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Evlilik nasıl gidiyor?

Uppsala'dan Fulden

Onlar expat de biz gurbette miyiz?