Selanik'ten Başak

"İlk geldiğimde, duvara bakan küçücük bir dairede yaşamaya başladığımda o duvarı kabul etmiştim. Başka bir ülkede değil de sanki tecritte gibi her sabah uyanınca gördüğüm dört köşe duvardı. Ama o odada geçirdiğim bir haftadan sonra alt komşumun bir müzisyen olduğunu anladım."
"Selanik’e ilk geldiğimde çekindiğim fotoğraf. Eteğimin, bulutların ve White Tower’ın aynı dairesel şekilde dönüşü bana kendi dönüşümümü haber ediyordu sanki."

Eğer siz de yurtdışında yaşayan bir Türkiyeliyseniz, şu bağlantıda bulacağınız soruları yanıtlayıp bana (omer.ottesen@gmail.com) gönderebilirsiniz!

Facebook'ta takipte kalmak isterseniz: Gurbet Veri Bankası

(Başak'tan önce) Kimler geldi, kimler geçti?

Kuzey Virginia'dan Ali: Artık burası da tam uymuyor, orası da
Tokyo'dan Ece: Kimsenin hayatı tamamen kolay ya da zor değil
Pensilvanya'dan Fatma: Herkes kendi işine bakıyor, stres yok, entrika yok
Groningen'den Bremen'e Irmak: İnanır mısınız, insan çalışmayı özlüyormuş
Trondheim'den Deniz: Kendimi özgür hissettim
İstanbul'dan Ulduz: Sadece ülke değiştirme demiyelim, graduate hayatı bambaşka bir şey
Wörgl'den Cihan: Asla ikinci sınıf psikolojisine girmemeli kimse
Ilmenau'dan Murat: En önemli fark, emeğin değeri
Dubai'den Jale: Kendi hikâyeni yeniden oluşturmak
Berlin'den Barış: Vekil adaylığından ilticaya "başka bir dünya mümkün"
Nagoya'dan Bilal: Japonlar arasında "havayı okumak"
Budapeşte'den Didem: Bulunduğunuz yerde mutlu değilseniz, ayrılın ordan
Lizbon'dan Sezgi: Mutlu olmayı öğrendim
Arrouquelas'tan Nisan: Önyargıları kırıyoruz beraber
Pittsburgh'den Erkan: Türkiye bizi kustu, tükürdü, dışarı attı
New York'tan Yıldız: İmkansızlık hissi yok denecek kadar az
Amman'dan "Barack": Yeni insanlara, hikâyelere şans ver
Shenyang'dan Birmingham'a Yağmur: Önemli olan nerede olduğun değil, kiminle olduğundur
Happy Valley'den Özgür: Kavgasız, dövüşsüz hayatlar sakinleştirici etki yaratıyor
Brüksel'den Ceylan: Dünya vatandaşı olun


İlk gün: "Köyden indim şehirenin tersi"

Kimsin, nesin? Nerede, ne zamandan beri yaşarsın? Neyle iştigal edersin?

Ben Başak Damla. Selanik'te, 2016 Eylül'den beri yaşıyorum. Buraya Erasmus programı için gelmiştim ama şu an hem okuyorum hem de çalışıyorum.

Yolun gurbete düştüğünde ilk olarak neler hissettin? Yeni bir ülkede olmanın duygu durumu sende nasıl karşılık buldu?

Buraya geldiğimde herkesten duyduğum şey “aman kızım geri dönme, hayatını orda kur, yaşam çok kaliteli” lafları oldu. Bunları neye dayanarak söylediklerini bilmiyordum elbette. Ben 4 aylık kısa bir program için gelmiştim. Buraya geldiğim ilk günü unutmuyorum. Köyden indim şehirenin tersi. Sanki İstanbul'dayım hâlâ ve Kadıköy’e inmişim. Şehir küçük mü küçük ama benim stresim aynı.

Boğaz manzarasından duvar manzarasına...

Deli gibi ev bakıyoruz sağda solda, babam benimle geldi küçük bir çocukmuşum gibi. "Hadi ev bakalım, akşam döneceğim," dedi. Emlakçılar ev vermiyor kısa dönem kalacağım için. Ayrıca Yunancam olmadığı için iletişim sıkıntısı çekiyoruz. Derken derken bir saat sonra babamla oturduğumuz kafenin hemen yanında bir ev bulduk. Küçücük stüdyo daire. Ah benim Üsküdar’daki denizi gören lokum evim, diye iç geçirdim çünkü bu “evcik” otel odasından bozma olması bir yana “duvar” manzaralıydı. Hadi, dedim kendi kendime, zaten 4 ay kalacağım, ne olacak.

Eşyaları odaya bıraktım, babamın yanına bara gittim. Öğleden sonra demlenmemizi yaptık ve o an farkına vardım, sevmemiştim bu şehri. Küçücük, minnacık. İstanbul gibi şaşaalı, kocaman kocaman değil! İşimi bitirip bir an önce dönmem lazımdı. Aralık ortasında dönmeme bir ay kalınca da ağlamaya başladım, ben dönmek istemiyorum diye. Aylar geçtikçe şehrin küçük değil, şehrin benim stresime göre küçük olduğunu keşfetmiş oldum.

"Hayatımı okuldaki yemek saatlerine göre ayarlamıştım çünkü kaldığım dairede mutfak yoktu"

Ülke değişikliğinin çalışma hayatına yansımaları neler oldu? İş ortamının uyum sağlamana (veyahut da sağlayamamana :) stres yok, hangimiz en zayıf halka gibi hissetmeden bir ömür sürebiliyor ki?) etkisini nasıl deneyimledin?

İstanbul’da okurken binbir türlü iş yapıyordum ama yetmiyordu elbette. Özel dersler, garsonluk, asistanlık, freelance metin yazarlığı, odd-job'lar ama aldığım para elimde eriyordu. İstanbul’a dönünce işe girmem gerekeceğini ve kazanacağım paranın asla bana yetmeyeceğini, o sırada okurken çalışmam gerekeceğini düşündükçe sıkıntı basmaya başladı beni. Ekim ayı gibi Selanik’te kafelere başvurmaya başladım. Fakat olumsuz geri dönüş alıyordum. Bir kısmı bana “biz yaz sonunda sonbahar/kış sezonunun ekibini kurduk” dedi, sanırsın moda koleksiyonu çıkartıyorlar. İstanbul'daki akışkan hayat burda yoktu, her şey yerli yerinde, ben yine "eh peki" diyerek boynu bükük ayrıldım.

Sonra odd-job'lara geri döndüm. Online yaptığım işler yetmiyordu. Küçük bir şehirde vasıfsız işler ve TL üzerinden para kazandıkça canım sıkılmaya başladı. Geldiğimde 3.8'lerde olan euro bir anda 4'ü görmeye başlamıştı. Koca yaz çalışıp didinip ayırdığım gezme parası elimde eridi gitti. Bir süre daha kalmaya karar verince çalışmam gerekliydi artık.

Hayatımı okuldaki yemek saatlerine göre ayarlamıştım çünkü kaldığım dairede mutfak yoktu, mutfak olsa mutfak gereci yoktu, mutfak gereci olsa benim yemeklik alacak param yoktu. Beni mutlu eden tek şey çeşmeden şu içilebilmesi olmuştu, çünkü suya para vermeme gerek kalmamıştı ☺
"Samothraki’de bir kayanın üstünde mahsur kalmam. Kaya tırmanışı daha önce yapmamıştım. Fotoğrafta gözüken arkadaşın peşinden takip ettim. Profesyonel bir tırmanış değildi, kayalara basıp kendimi yukarı çekiyordum, ta ki o noktaya kadar. Çünkü bir anda yapamayacağım düşüncesi bana hâkim oldu, benden önce giden arkadaşım vazgeçmişti ve onun endişesi beni de sarmıştı. Üstünde oturduğum toprak ıslak ve kayan topraktı. Yardım çığlıklarıma fotoğraftaki arkadaş (Leon) yetişti. Islak kayalardan, tehlikeli yerlerden geçerek sonunda ulaştık."

"Zayıf gözüken durumda kendimi daha güçlü hissettim"

Böyle zavallı şeyler anlattığıma bakmayın, elbette Erasmuş programına gelen arkadaşlarımla çokça vakit geçiriyordum, o zaman parasızlık vs. dert olmuyordu. Bişiler yiyip içmiyordum, ikram edilirse kabul ediyordum :0 Bu zayıf gözüken durumda kendimi daha güçlü hissettim, ne kaybederim ki diye düşünerek dört bir yana haber saldım, çalışmak istiyorum; CV'ler dağıtıldı, görüşmelere gidildi. İlk bir yerden görüşme teklifi aldığımda giyecek gömleğimin olmadığı bir gündü. Üstü soyulmuş botlarımı ve arkadaşımdan ödünç aldığım gömleği giyip gittim. Ütüm dahi yoktu, ütü yapacak ev arıyordum. İnsan başka memlekete gidince aklına gelmiyor böyle "ufak tefek" şeyler. İşe girdikten sonra gömlek aldım elbette; bir çift ayakkabı, bir kaç gömlek, artık zayıf hissetmiyorum. Daha çok yaptığım işe dönük düşünüyorum.

"Partiler, etkinlikler, derslerle çevremi edindim"

Arkadaş edinmek ve kendi sosyal çevreni kurmak ne kadar kolay (ya da zor) oldu? Kendi background'un, kişiliğin ve bulunduğun yer bu denklemde nereye oturuyor?

İlk başta Erasmuş programı ile geldiğim için partiler, etkinlikler, derslerle çevremi edindim. Onun dışında zaten girişken, konuşkan bir insanım. İş yerinden olup da dışarda da görüştüğüm kimse yok mesela ama Erasmus'tan edindiğim arkadaşlarla işten sonra görüşüyorum ☺ Ayrıca buralı Türklerle iletişim kurdum. Güzel arkadaşlarım var diyebilirim.

"Sokakta yürürken birilerine selam vermek, beni evimde gibi hissettiriyor"

Türkiyeli diğer expat'lerle iletişiyor musun? "Hiç çekemem, benden uzak olsun"cu musun, yoksa "bazen beni sadece bir Çorumlu anlayabilir"ci mi?

En iyi yaptığım şeylerden biri. Sıkı bir bağ var burda gurbetçiler arasında. Güzel bir Türk community'si var. Dükkanda çalışan bir arkadaşım var mesela, onun yanına gidiyorum, tam Atatürk’ün evinin karşısında, Smyrna. Orda oturup sohbet ediyoruz, kahve içiyoruz. Sokakta yürürken birilerine selam vermek, beni evimde gibi hissettiriyor.

"Tek sıkıntım, Yunancam olmadığı için tiyatroya gidemiyor olmak"

Gurbetle sıla karşılaştırması yapacak olsan? Kültür olur, iş etiği olur; hangi bakımdan karşılaştırmak istersen...

İstanbul’un kültür sanatını elbette Selanik ile kıyaslayamam. Ama nüfusuna göre burda da kendince etkinlikler var. Tek sıkıntım, Yunancam olmadığı için tiyatroya gidemiyor olmak. Onun dışında filme gideceksem de orijinal dili İngilizce olan veya dublajlı filmlere gidebiliyorum. Selanik’te de jazz festivali var mesela ama İstanbul gibi yoğun değil.

"İstanbul'da okurken yaptığım stajların hiçbirinde sigortam dahi yatırılmamıştı"

İş etiği açısından, çalıştığım şirket gerçekten İstanbul’la kıyaslayamayacağım kadar güzel imkânlara sahip. Sağlık sigortası örneğin. İstanbul'da okurken yaptığım stajların hiçbirinde sigortam dahi yatırılmamıştı. Burda tam teşekküllü sigortam var. Bu küçük bir örnek.
"Ocak ayında arkadaşlarım İstanbul'dan gelmişti. Selanik’te yüzyılın en büyük soğuğunu yaşamamıştık adeta. Bu fotoğraf karların eridiği, bizim de neşemizin yerine geldiği bir andan."

Boş zamanlarımı değerlendirirken en başta biraz zorlandım. Canım sıkılınca Kadıköy’de Buse vardı, sinema vardı, kafe vardı, hafta sonu sıkılınca Beşiktaş’ta Oğuz vardı, Serra vardı, Osmanbey’de Kyra vardı, parklar, yürüyüşler vardı. Burda yaşadığım en büyük sıkıntı bu arkadaşlarımdan uzak olmak oldu. Çünkü onlara ulaşmak için bir dinamik içinde olmam gerekiyordu. Beşiktaş'ta sabah 10 kahvaltısıysa 8'de kalkıp duş alıp çantamı hazırlayıp Beşiktaş'a geçmeliydim. Burda her şey elimin altında olduğu için tembelleştim. Kaliteli yaşama ayak uydurmak beni bu açıdan yordu. İşe gitmek için 8'de uyanıyorum örneğin, işim 8.30'da başlıyor ☺

"Kardeşim Alexis ve Berkin Elvan eylemleri yapıldığında gerçekten çok duygulanmıştım"

Gurbetteyken TR'de olup bitenlere nasıl bir mesafede duruyorsun? Ülke gündeminin kendi hayatına yansımaları neler oluyor?

Geçen bir makaleye denk geldim, dille alakalı. Türkçe yayın takip ettiğim zaman beni şaşırtmayan haberler, İngilizce okuyunca bana korku veriyordu. Birçok gece, birçok eğlencede Facebook'ta surf yaparken moralimin sıfıra düştüğünü hatırlıyorum. Karşılaştığım haberler beni bulunduğum çevreye de, geldiğim yere de yabancılaştırıyordu. Ama arkadaşlarımın saatlerce benimle Türkiye gündemi tartıştığını ve destek olduğunu biliyorum. Bunu görmek çok güzel. Kimsenin umrunda değil değil! Ayrıca burda Türkiye gündemi sokakta da işleniyor. Kardeşim Alexis ve Berkin Elvan eylemleri yapıldığında gerçekten çok duygulanmıştım. Politik saha burda Türkiye’den daha hareketli. Sokakta yürürken durduk yere biber gazı koklayabiliyorsunuz.

"Sizi çevreleyen duvarları kabul edin ve direnin!"

Diğer expat'lere ya da adaylarına, "ben ettim sen etme" ya da "sen de yap güzel oluyor" yollu önerilerin?

Buraya geldiğimde herkes bana "kriz var, iş bulamazsın," dedi. Umudunuzu asla yitirmeyin. Gurbete gitmek inanın bir otobüs mesafesinde olsanız bile heyecan verici bir şey. Farklı. Her deneyime açık olun ve kucaklayın. Kötü sandığınız her deneyim size başka bir kabiliyet kazandırıyor.

İlk geldiğimde, duvara bakan küçücük bir dairede yaşamaya başladığımda o duvarı kabul etmiştim. Başka bir ülkede değil de sanki tecritte gibi her sabah uyanınca gördüğüm dört köşe duvardı. Ama o odada geçirdiğim bir haftadan sonra alt komşumun bir müzisyen olduğunu anladım. Her sabah 8'de gitarı ile gece 2-3'e kadar Albeniz’den tutun da Yunan, Arap, Türk ezgilerine kadar tıngırdatıyordu. Duvarın arkasından bir dostluk çıktı bana ☺ Sizi çevreleyen duvarları kabul edin ve direnin!

Başka bir çift söz? (Teklif var, ısrar yok)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Evlilik nasıl gidiyor?

Uppsala'dan Fulden

Onlar expat de biz gurbette miyiz?