Duvarlar Arasında Kudüs

Gezi yazılarının çoğunda hoşuma gitmeyen bir şey var: Turist rehberlerini yeniden üretiyorlar. Halbuki ben, aynısını tekrarlayabileceğim bir gezi programından ziyade gezginin izlenimlerini, onda geriye kalanları merak ederim. Bu Kudüs notlarını da benim olduğunu bilerek okumanızı isterim.
 *  *  *
Kudüs'e beyimin iş toplantısını bahane ederek uzun bir haftasonu tatili yapmak için gittik. Ürdün'de yaşadığımızdan Amman'dan arabayla Kudüs'e geçmemiz -sınır kontrolleriyle beraber- yaklaşık 4 saat sürdü. Dönüşü ise 3 saatte tamamladık. Saat vermemin sebebi, Orta Doğu'da ülkelerin birbirlerine ne kadar yakın mesafede olduğunu anlatmak. Ve Allenby Köprüsü'nü geçmemizle -kelimenin her anlamıyla- yepyeni bir ülkeye şalom dedik.

İlk iki gecemizi Filistinlilerin ağırlıklı olduğu Doğu Kudüs'teki harika bir otelde, American Colony'de geçirdik. Üst düzey iş seyahatlerinde konaklama için tercih edilen bir yer burası. Çalışanları Arap, haliyle bakan düzeyinde bir ziyaret gerçekleştiğinde burada kalıp kalmayacağı ülkenin İsrail politikasına göre değişiklik gösterebiliyormuş.

Semavi dinlerin kutsal mekânlarının olduğu Eski Şehir'e çok yakınız. İlk akşam şöyle bir turluyoruz. Aziz Corc Katedrali'nden Kanuni Sultan Süleyman'ın yeniden yaptırdığı şehir duvarlarına, oradan da önünde pompalı tüfekleriyle İsrail polisinin beklediği Şam Kapısı'na çıkmayı öğreniyorum.
*  *  * 
Ertesi sabah hava biraz serin olduğundan otelin muhteşem bahçesinde kahvaltı edemiyoruz ama bahçedeki bitkilerin tanıtıldığı broşürü alıp bu güzelliği içime çekiyorum. Beyimi işe uğurladıktan sonra Aziz Corc Katedrali'nin muhteşem bahçesine geçiyorum. Dallarda daha önceden hiç görmediğim bir meyve var. Meğer Yahudilerin Sukot bayramında kullandığı etrog adında bir ağaç kavunu türüymüş bu.

Katedralin içinde ise, üzerine farklı Anglikan kiliselerinin isimleri işlenmiş minderler ve bir dua dikkatimi çekiyor. Filistinli bir Hristiyan duası şöyle: Araplar ya da Yahudiler, Filistinliler ya da İsrailliler için dua etmeyin; bizler için dua edin ki dualarımızda dahi ayrı düşmek yerine kalplerimizde bir olalım.

Birlik mesajını aldıktan sonra Nablus Yolu'ndan Şam Kapısı'na çıkıyorum. Müslüman, Hristiyan Yahudi ve Ermeni mahalleleri olarak dörde ayrılan Eski Şehir'in daracık sokaklarında ıspanak, nane, yaprak satan teyzeler ve bir sürü küçük dükkan var.

Ben en çok Muhammed'in göğe yükseldiği yer olduğuna inanılan Kubbet-üs Sahra'yı görmek istiyorum, şehrin sembolü o altın kubbeyi. Pamukçular Pazarına yakın bir yerde soluklanmak için nar suyu alıyorum. Filistinlilerin meyve suları çok meşhur ama Müslüman Mahallesi'nde sokaklar beklediğimin aksine oldukça tenha. Haftaiçi diye mi böyle acaba? "Rehberlerin çoğu İsrailli, onlar da turistleri buraya pek getirmiyorlar," cevabını alıyorum. Meyve suyumu bitirince Harem-üş-Şerif'e giden yolu soruyorum. Müslümansan Pamukçular Pazarından çıkabilirsin.

Kubbet-üs Sahra ve Mescid-i Aksa'ya girmek için Müslümanlığımı kanıtlamam gerektiğini bildiğimden Fatiha'ya hazırlanıp gelmiştim. Alan girişindeki görevli "eşhedu en..." deyip bıraktı, ben de heyecanlanıp gayri ihtiyari yalnızca ilk kısmı söyledim; görevli devamını istedi ve sınavı başarıyla geçip içeri girebildim. Yalnız Müslümanlık sınavı içeride de sürdü ve yaklaşık bir 10 kişiye daha Türk ve elhamdülillah Müslüman olduğumu anlatmam gerekti. Evet, yalan söyledim, ben ne dine, ne de tanrıya inanıyorum. Ama Ağlama Duvarı ve Kutsal Kabir Kilisesi'yle kıyasladığımda benim için en fazla anlam ifade eden yere girmek hakkımdı diye düşünüyorum.

Okul turuyla gelmiş çocuklar oradan oraya koşturup top oynarken çimlerde dinlenenleri, namaz kılanların arasında selfie çekenleri gördüğünüz bir yer burası. Ancak ne yazık ki böylesi özel bir yer hakkında etrafta hiçbir açıklama ya da broşür göremedim. Sanırım Ağlama Duvarı'yla arasındaki en büyük fark da buydu.

Ağlama Duvarı ya da asıl adıyla, Yahudilerce kutsal kabul edilen Büyük Tapınağın ayakta kalan Batı Duvarı, çok daha büyük bir kalabalığı ağırlıyor. Güvenlik kontrolünden geçerek girilen alanda dua eden yüzlerce insan görüyorsunuz. Bu geniş alan, aslında bir kentsel dönüşüm örneği. 1967'de Altı Gün Savaşı'ndan sonra İsrail kuvvetleri, duvar yakınlarındaki Fas Mahallesini dümdüz etmiş. Evlerinden olanlar ise şimdi şehrin başka bir bölümünde duvarlar arasında mülteci konumunda yaşıyor.

Oradan Hristiyan Mahallesine uzanıyorum. Kutsal Kabir Kilisesi, İsa'nın çarmıha gerildiği ve yeniden dirileceği söylenen, Hristiyanlar için kutsal bir yer. Özellikle Paskalya ve önceki üç gün boyunca, inanan inanmayan herkes burada bir araya gelip sokakları dolduruyormuş.

Ermeni Mahallesi ise, özellikle çinileriyle dikkat çeken, "Hatırlıyorum, Talep Ediyorum" yazılarıyla Soykırımın 100. yılından posterleri görebildiğiniz bir yer. Burada yalnızca birkaç tavernaya girip çıkıyorum, çok yorulmuşum.

Tarih 8 Mart ve kahve-nargile eşliğinde Haaretz gazetesini okuyorum. İlk sayfada İsrail'in "güvenlik" politikalarının Filistinli kadınların işgücüne katılımını nasıl zorlaştırdığına dair bir makale var.

Akşamına ise, Kudüs'ten bir eşcinsel hakları aktivisti olan Essa ile buluşuyoruz. Beni the Guardian'ın 2017 LGBT Değişim Kahramanları için Kaos GL Derneği'ni aday göstermem üzerine Facebook'tan ekledi ve bizi bir sergi açılışına götürdü. Al-Qaws örgütü olarak hazırlamakta oldukları video çalışmasını anlattı bize. Özellikle Filistinliler arasındaki ağız farklılıklarını videoda kullanmak istediklerini belirtmesi hoşuma gitti.

"The Discord" adlı sergide ise Benji Boyadgian, eski bir çini imalathanesi olan Al-Ma'mal sanat vakfında Filistin çinilerini yeniden yorumluyor. Herkesin geçiş noktası Kudüs'te yıpranan, mutasyona uğrayan geleneksel motiflerin altında yatana suluboyayla bakmaya çalışıyor. Binada dört kat boyunca uzanan bir kaleydoskop da çini deneyimini apayrı bir boyuta taşıyor. Sergide yakaladığımız kuratör Başak Şenova da hazırladıkları kitabın ibraaz.org sitesinden yayınlanacağını paylaştı bizimle.
*  *  * 
Ertesi sabah bitkin uyanıyorum. Şehir üzerimden geçmiş sanki. Bir süre durup gördüklerimi sindirmeye ihtiyacım var. Kendime biraz zaman tanıyıp Holocaust müzesi Yad Vashem'e gidiyorum. Burada, üzerinize devrilecek gibi duran, betondan üçgen bir koridorun yanındaki odaları çapraz geçe geçe Yahudi Soykırımının farklı yönleriyle yüzleşiyorsunuz.

Aklımda en çok koridorun başındaki alıntı kalıyor: Bir ülke yalnızca yaptıklarıyla değil, göz yumduklarıyla da kendini ele verir. İsimler Salonu, hikâyesi silinenlere son bir saygı duruşu niteliğinde. Beton üçgen koridor, yemyeşil orman manzarasıyla hayata dair bir umut, kırık da olsa bir avuntuyla açılarak tamamlanıyor.
*  *  *
Cuma günü yine Doğu Kudüs'te ama bu kez mütevazı otelimizde uyanıp Az-Zahra Caddesine çıkıyoruz. "Bıçakla. Kudüs'ün İntifadası" yazan duvarlarda yeni yazılamalar var. "Gey, lezbiyen, biseksüel" yazıyor, "biz de bu ülkenin evlâdıyız".

Duvarlarla çevrilip atılan, kimliğini kaybetmeye zorlanan Filistin'in hikâyesini dinlemek için Abu Hassan'la buluşuyoruz. Yalnızca beyim ve ben varız. Diğer üç kişi haber bile vermeden gelmedikleri için sinirleniyor rehberimiz. "Dürüst ol ya," diyor, "başka bir şey beklemiyorum senden."

Tramvay yolundan bahsediyor bize ilk önce. İsrail'in Yeşil Hat üzerinde tramvay ve yollar inşa ederek uluslararası anlaşmaları ihlal ettiğini, kurduğu kolonileri bu şekilde bağlayarak kendi bölgesini genişlettiğini anlatıyor. Kudüs'te oturma iznine sahip olan Filistinlilerin Batı Şeria'dan ya da Gazze'den Filistinlilerle evlenmesi halinde izinlerini kaybedeceklerini, çocuklarının da bu izni alabilmesi için her yıl okula gittiklerini belgelemek gerektiğini ancak kendileri için yeterli sayıda okul açılmadığını anlatıyor.

Duvarlarla çevrili bir bölgeye bakıyoruz sonra, fotoğraf çekip durmama kızıyor, "turistik gezi değil bu, dikkatimi dağıtma, hele bir anlatayım sonra yine çekersin fotoğrafını" diyor. Baktığımız yerde Ağlama Duvarı'ndan kovulan Faslılar için bir mülteci kampı olduğunu, giriş çıkışın kontrollere tabi tutulduğunu, Filistin yönetimindeki bölgelerden çıkış izni almanın giderek zorlaşmasıyla insanların nasıl açık hava hapishanelerine tıkıldığını, Kudüs'te olanın yeni duvarlarla bir günde Batı Şeria'ya düşüverdiğini, yan apartmandaki anne babasıyla bu duvarlarla ayrılanları, duvar hapsinde yaşayan çocukların tabii ki normal olmadığını, endişe ve depresyonla başa çıkmaya çalıştıklarını dinliyoruz.

Kudüs'te Yahudilere yönelik bir konut projesi reklamı: Bu sizin doğuştan gelen hakkınız. 3 bin yıldır sizi bekliyoruz.

Geçen yıl Tel Aviv'e gittiğimizde denk geldiğimiz Purim kutlamalarına hazırlıklar devam ederken bunun Filistinlilere yansımalarını daha bu yıl öğreniyoruz. Meğer Purim zamanı kontrol noktaları kapatıldığından evlerine dönemeyenler oluyormuş. Akşamına oturduğumuz Jerusalem Hotel'in restoranında da garsonlardan biri Ramallah'taki evine bu sebepten dönememişti. Güvenlik önleminin ne kadar göstermelik olduğunu ise duvar kenarında insanları vinç aracılığıyla 70 şekele karşıya geçiren kurnazların varlığından anlıyoruz.

Ayrı bir şehirden bahsedince uzak gibi düşünmeyin sakın. Üsküdar'dan Moda'ya giderken arada kontrol noktası olduğunu hayal edin, aynen öyle. Eşit vergi vermesine rağmen belediye imkânlarından daha az yararlandırılan Doğu Kudüs gibi Ramallah da fakir bir yer. Suyun da büyük bir kısmı İsrail kontrolü altında, hatta Batı Şeria boyunca duvarın geçtiği yerleri takip ederek su kaynaklarını tespit edebilirmişsiniz. Bu su olayı, baktığınız herhangi bir apartmanda Filistinlilerin mi yoksa İsraillerin mi yaşadığı konusunda fikir veriyor. Çünkü Filistinlilerin olduğu apartmanlarda su kesintilerine karşı siyah depolar bulunuyor.

Abu Hassan, İsrailli politikacılar tarafından giderek daha fazla dillendirilen "çözüm"ü kabul etmiyor: "Tamam, tek devlet olalım, adına ne dersek diyelim ama Filistinlilerin oy hakkı olmadan eşitlikten nasıl bahsedebiliriz?" Artık İsrail devletine açık açık faşist demeye çekinmediğini söylüyor.

Abu Hassan, 13 yaşında atmadığı bir taştan ötürü hapse giriyor. 6 ay sonra çıktığında akranlarını kendisiyle bir göremediğini, bugün bile çocukluğunun kendisinden çalındığı hissinden kurtulamadığını ifade ediyor. 16 yaşındayken İsrail polisinin abisini vurarak öldürmesiyle gençlik hareketine katılıyor. "Filistin Kurtuluş Örgütü'nde az molotof kokteyli atmadım," diyor. 12 yıl daha hapiste yatıyor ve Oslo Anlaşmasıyla salınıyor. 1997'de kurduğu Alternative Tours, şehirdeki yüzlerce turistik gezi rehberinin yanında çok küçük bir girişim olsa da özellikle barış aktivistleri için kıymetli bilgiler sunuyor.

Turdan sonra barış için yıllarca mücadele etmiş, beyimin 10 yıl önceden çalışma arkadaşı Pauline'le buluşuyoruz. "Ramallah'a kinoalı tabbuleyi getiren kadın" geçen zamanda herkesin uçlara savrulduğunu anlatıyor. Çocuğunu gösteriyor, "bunların kuşak asla bilemeyecek ama bizim zamanımızda Hristiyan Araplar ile Müslüman Arapların sevinci kederi birdi. Şimdi herkes kendisinin üstün olduğunu kanıtlama derdinde." Ramallah'ta artık kolsuz giyemediğini, her adımda tacizle karşılaştığını anlatıyor. Sabah gördüğümüz duvar yazılarını söylüyoruz, şaşırıyor. ABD'de evlilik eşitliği kabul edildiğinde Filistinliler arasında nasıl bir kamplaşma yaşandığını söylüyor: "Bırak evlensin, sana karışan yok, ne yani?"

Taybeh biralarını üst üste yuvarladığımız son gecemizde Mihbash Restoran'da 70 yaşındaki bir amcadan ud dinlemeye gidiyoruz. Abu Hassan ve arkadaşları da orada, bizi masalarına davet ediyorlar. Tüm bu acının ortasında onun hayattan bu kadar keyif aldığını görmek bana çok iyi geliyor. "Direnmeye devam ediyoruz. Başımıza gelmeyen kalmadı ama hâlâ gülümseyebiliyoruz işte," diyor. Telefonuyla fazla oyalananları dürtüyor hemen, "Ömer tuvalette fazla kaldın, ne iş?" diye laf atıyor, göbek atmaya kaldırıyor. "Teröristlerle içiyorsun bak, unutma" diyor, "ben de kendi ülkemin teröristi sayılırım," diyorum. Mücadelenin de, direnişin de aslında sadece yaşamak için olduğunu bana yeniden hatırlatıyor.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Evlilik nasıl gidiyor?

Aslı Erdoğan: İnsanlar ölürken Bach açıp güzel cümleler yazamıyorsun