Kayıtlar

Eylül, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Avrupalı analar

Resim
Bugün Arapça dersi çıkışı üç sınıf arkadaşımla birlikte bir şeyler içelim dedik (alkol yok, haram diyollar burada, greyfurt suyu canım!). Yani bir İngiliz, bir Fransız, bir Belçikalı (kulağıma hiç hoş gelmedi, Belçik diyeyim), bir de Türkiyeli (fıkrada Türkiyeli denir mi? aslında bunlar hep alışkanlık meselesi, büyütmeye gerek yok, Türkiyeli de denir) oturuyorduk. İngiliz ve Belçiğin kızları var (birer adet), Fransızın nesi var nesi yok pek emin değilim (Fransız klişesi olmak zorundaymış gibi çok az İngilizce konuşuyor, içine kapanık birine benzediği için bir yakınlık duyuyorum ama kendisine), Türkiyeli olan elemanın (yani benzadenizin) ise Yunan tanrılarınınkine benzerliği gün be gün artan vücudunu bir piç kurusu için bozmaya hiç ama hiç niyeti yok!

Milletlere girmemin tek sebebi, Avrupalı anaların evlatlarının özgürlüğüne ne kadar düşkün olduğuna dikkat çekmek istemem. Yani Türkiye'de benim dahil olduğum çevrelerde hiçbir şekilde tanık olmadığım bir hadise yaşandı diyorum bugün …

Oluruna bırak...

Resim
Bilenler bilir bendeki Sıla hayranlığını. Şimdiki kadar büyük değilken'den beri beğenerek dinlerim kendisini. "Aç bir Koka Kola, Koka Kola, Koka Kola iççç!" yerine daha az ticarî (ağzımdan çıkanı kulağım duyuyor mu?) bir reklamda, ne bileyim Göksel gibi Erikli Su reklamında felan oynasaydı daha mutlu olabilirdim ama hayranı olduğumuz sanatçının her hamlesine de ölüp bitmemiz gerekmiyor.

Ne zamandır şöyle açıp bir Sıla dinlemediğimi fark edince yeniden Konuşmadığımız Şeyler Var'a döndüm. Madem sevdiğim bu kadar şarkı sözü var, madem Türkçe Pop'a yeni bir dil kattı Sıla; şarkılarının en sevdiğim yerlerini kesip bir araya getirsem ya dedim, nasıl olsa bu durur burda, aklıma geldikçe eklerim diye düşündüm. Siz Sıla'nın hangi sözlerine bayılıyorsunuz?
Sıska mı kalsın hayallerimiz? Ne münasebet, tabi yapabiliriz! (Gol)
Fazla, hep dahasına meylimiz. Bakma, bize düşman kendimiziz. (Boş Yere)
İyi gelmez mi hiç deniz havası? (Kafa)
Herkes geçiyor aynı yollardan. Tanıd…

Oslo'ya da gittik beraber...

Resim
Beyimle birlikte Kurban Bayramı tatilimizi Oslo'da geçirdik. Norveç'e daha önceden iki kez gitmiş olsam da beyimin ailesini ziyaret ettiğimiz köyden fırsat bulup Oslo'yu doğru düzgün gezememiştim. Noel zamanı bir gün kaldığımız Oslo'yu diğer Avrupa şehirlerinin benzeri, aşırı düzenli, sıkıcı, sıradan bir şehir olarak hatırlıyordum. Ne kadar yanıldığımı bu kez anladım!

Öncelikli olarak, bu şehirde sanat ve doğa iç içe geçmiş. Postmodern mimarisi, adım başı karşınıza çıkan heykelleri ve her bir yanı kaplayan tasarımların yanı sıra şehrin hemen içinde ve yanıbaşında doğanın içindesiniz. Bu kez şahsî bir iş için gittik Oslo'ya; geçirdiğimiz 4 günde de biraz turistlik yaptık, biraz da eş-dost-aile ziyareti.

Oslo deneyimimden garsonlara, 2,5 saat geçirdiğimiz acil servise ve insanların iletişim tarzına ilişkin izlenimlerimi ilerleyen postlarda paylaşacağım.

Dönüş uçağımızın sabahın köründe olması, benim uykusuzluğu kaldıramayan bünyem ve soğuk havanın etkisiyle şifayı k…

Ölü Deniz

Resim
Sonunda arabamıza kavuştuk. Tank gibi, insan yolda uçuyor sanki ama bir yandan da güvenli hissettiriyor. Buralarda arabalar büyük ve lüks. Sokaklarda pek kaldırım da yok zaten, yürümek için çok uygun sayılmaz. O yüzden biz de atladık arabaya ve haftasonunu (Cuma-Cumartesi burda) Ölü Deniz'de geçirdik.

Dünyanın en alçak noktasıymış Ölü Deniz. Rakım eksi 420 metre. Batı Şeria, İsrail ve Ürdün'e kıyısı bulunan bu yüzde 34 tuzluluk oranıyla yüzdürmeyen, yalnızca kaldıran denizden en çok İsrail ve Ürdün yararlanabiliyor. Filistinlilere yönelik kısıtlamalar olduğu için turizm Batı Şeria'da denizin bu yakasında olduğu gibi coşmamış.

Otelimiz (Mövenpick), harika bir Orta Doğu mimarisi yakalamış. Her yeri kaplayan sarı taş bloklar, daha küçük taşların rastgele yerleştirilmiş izlenimi veren sıralanmasıyla oluşturulmuş gölgelikler, mekân içlerinde kullanılmış ahşap işlemeler, mermerler beni mest etti. Türkiye'de sanki modern olucaz diye diye ruhsuz mekânlar yaratılıyor.

Otelin m…

Gözlerden akar, yaş değil...

Resim
Dün akşam beyimle Beyrut'tan Leyla'da yemeğe gittik. Siparişimizi verdikten sonra tuvalete indim, sonra çıkarken bir çocukla göz göze geldim. Benim yaşlarımdaki bu genç erkek gözlerini gözlerimin içine dikti ve sev beni ya da sik beni dercesine baktı.

Yemekten önce de sporda son zamanlarda daha sık görmeye başladığım kavruk tenli bir elemanla karşılaşmıştık. Buhar banyosundan çıkıp duşumu aldıktan sonra aynaya bakarken yanımdaki adamın aynadan kendisine değil, arka çarprazında kalan bir yere baktığını fark ettim.

Açıyı takip ettim. Tartının üzerinde sadece iç çamaşırıyla kavruk tenli vardı. Basit bir ağırlık ölçümü nasıl bu kadar uzun sürer bilmiyorum ama kavruk tartının üzerinde bayağı bir durdu. İşin can alıcı noktası, kavruğun iç çamaşırını delmeye çalıştığı izlenimi veren bir açıyla belirgin kıldığı boner'ıydı. Yanımdaki adama eşlik edip ben de bakmaya başladım. Sonra da dolabıma gittim.

Lubunluk kendini bir şekilde ortaya çıkıyor. Kiminin konuşmasında, kiminin giyimi…

Kız beni alan yaşadı!

Resim
Beyimin iş arkadaşlarıyla sosyalleşmemi aşağı yukarı tamamladım diye düşünüyorum. Sevmedim, sevmedim, sürekli kendinden bahsediyor, sesini zor duyuyorum, sevmedim, gereksiz kompleksleri var... Birkaç kişi haricinde genel izlenimlerim şimdilik böyle.

Gelelim beyimin iş arkadaşlarının eşlerine. Bugün ilk kez 4 eş öğle yemeğine çıktık. 2 erkek, 2 kadın. Çocuksuz tek eş: Ben.

İyi ki çocuğumuz yok be, dedim kendi kendime. Çocuklular, çocuklarının hayatlarına amelelikten başka bir şey yapmıyor. Yok sabah okuluna bırak, sonra okuldan al, akşam kursuna bırak, sonra bir de kurstan al. Taksi şoförü olmuşlar haberleri yok.

Geçende beyimle de konuştuğumuz gibi, çocuk işine girmek yerine yeğenlerimizi sevsek ya fikri ağır basıyor şu günlerde. Çocuk, pahalı bir iş. Onun yerine kişi kendine bir şeyler katmayı deneyebilir. Zaten her taraf bebe dolu, al birini sev. Yetmediyse sevabına çocuk bakıcılığı yap.

Demem o ki, kişi yatırımını kendine yapmadığı takdirde sıkıcılaşabiliyor. Sarmadınız, çocuklula…

Hadsizler sorunu

Resim
Dün değil evvelsi gün selamsız sabahsız, damdan düşer gibi gelen bir mesajla cinlerim tepeme çıktı. Noktası virgülü olmayan mesajın hiçbir yerine dokunmadığım hali şuydu:

"Ruyamda gordum ki kocandan ayrilip gelmissin turkiyeye :oo"

İşin garip yanı, mesajı atan kişi benim tanıyıp sevdiğim, kini fesadı olmayan tatlı bir arkadaş. "Gönderen"i haberdar olmadığı bariz temel adap kuralları konusunda bilgilendirmek ve sosyal gelişimi kesintiye uğramış bu "tatlı arkadaş"ın -bir umut- yanlışını idrak etmesini sağlamak amacıyla şu cümleleri yazdım:
"Kız böyle şeyler pat diye söylenir mi, denyo?! Ağzından yel alsın!" 
8/8 kusurlu olan kendisi değilmiş gibi, ortada bir kaza olduğunu bile es geçerek bana demesin mi:
"Peki oralarda var mi hos adam?"
Öncelikli olarak, "hayırdır inşallah"lık böylesi bir kabus senaryosunun düz bir kadına -en azından bu rahatlıkla- söylenemeyeceğinin altını çizmek istiyorum (durun çizeyim hatta).
E peki, nasıl …

Oku!

Resim
Uzunca bir süredir "iki hafta sonra başlayacak" dediğim Arapça kursum bu sabah başladı. Sabah erkenden kalkıp çantamı hazırladım, oramı buramı güzelleştireyim derken bolca oyalandım, yetmezmiş gibi şehirdeki taksi bulma sıkıntısına karşı için bel bağladığımız Über'in gecikmesi Pazar (burada haftanın ilk günü olur kendisi) trafiğiyle birleşince kendimi dersliğim Salle 1.3'te (Fransız Kültür ya, bir taşla iki dil) 20 dakika gecikmiş buldum.

Sınıfa girdiğimde ilk dikkatimi çeken öğrencilerin yaş ortalaması oldu. Yaşdaşlarımızla geçen ilk ve orta öğretim ardından ilk kez yüksek öğretimde farklı yaş gruplarına doğru düzgün temas etmiş olsam da diğer öğrenciler de aşağı yukarı benim yaşlarımdaydı. Bu kezse sınıfın en gençlerinden biriydim (bence sorun yok, mağfi müşkile).

Sınıfımız hayli kozmopolit. Derse geç kaldığım için kim nereden gelmiş öğrenemesem de şimdiye kadar İngiliz, (Kuzey Afrika orijinli) Fransız, Arjantinli (latina diyelim) ve iki de Asyalı (Japon diyelim) …