Tel Aviv: Tov, yallah, bye!

Sınır kapısındaki 2 saatlik bekleyişimizin ardından İsrail'deyiz. Boarding completed! Ülkenin en güneyindeki Eilat'tan çıkıp merkezdeki Be'er Sheva üzerinden Akdeniz kıyısındaki Tel Aviv'e doğru yola koyuluyoruz. Yolların kaymak gibi, işaretlerin bir sürü bir sürü, düzeninse alabildiğine olduğu bir yerdeyiz. Daha karşımıza pek bir şey çıkmadı, palmiye ormanlarına (çiftliklerine mi demeli, ağaç gövdelerindeki poşetlerden bişi [yağ?] topladıkları anlaşılıyor) bakıp wowww çekiyoruz.

Bir dinlenme tesisi bulsak da karnımızı doyursak derken karşımıza Yotvata çıkıyor. Burası doğal yaşam parklarının da olduğu, gelirinin büyük bir kısmını süt ürünlerinden elde eden bir kibutz, yani kolektif yaşam birimi. Üniversite yemekhanesini andıran büyükçe bir markette hediyelik eşyalardan şaraplara, yemeklerden klasik market ıvır zıvırına pek çok ürün bulabiliyorsunuz. Yediğimiz yemeklerin güzelliği bir yana, çalışanların menüye dahil olan salatadan az aldığımızı görüp "buncacıkla nasıl büyüyeceksiniz, söyleyin daha koyalım" demesi çok hoştu. Yemek sonrası kahvemizi ve de herkesin kapış kapış aldığı kocca dondurmaları da unutmamalı.

Yotvata'dan Tel Aviv'e varana kadar 2 ayrı yerde daha mola verdik, bunlardan biri Yellow'du. Dönüş yolumuzda da karşımıza çıkan bu yere "benzinci/dinlenme tesisi" demek büyük hakaret olur gibi geliyor. Çünkü ben bu kadar iyi kahvesi ve kruvasanı olan 3 kafe sayamam. Oturma düzenini, kablosuz ağını filan saymıyorum bile. 

Tel Aviv'e vardığımızda sokaklarda birer ikişer kostümlü gençler görmeye başladık. Meğer bu "Purim" içinmiş. Bu, Yahudilerin kendilerini katletmeyi planlayan Pers veziri Haman'dan kurtuluşlarını kutladıkları bir bayram. Otelimize yerleşip kendimizi dışarı attığımızda her yerin cıvıl cıvıl olmasının sebebi de bu karnavalmış, sonrasındaki günler haftasonu olmasına rağmen o kadar hareketli değildi. Roma savaşçıları (etek!), hayvanlar, cadılar ve vampirler hamarat annelerin kes-biçleriyle olmuyor tabii. İsrail'de Purim kostümleri koca bir sektör oluşturuyormuş. Bayram öncesi fiyatlar çok yükseldiğinden hazırlıklı karnavalcılar kostümlerini önceden alıyorlarmış. 

İlk gecemizi Apolo ve Evita adındaki iki gey mekânda geçirdik. Apolo dumanaltı bir cruising barı. Çark alanında çift kişilik bir yatak da var :) Evita ise daha anaakım bir gece klübü. İkisi de iyi hoş ama öte yandan "aman çok oricinal!" Benim gerçekten sevdiğim mekân ise Shpagat (bacak açmalı jimnastik hareketi yani) oldu. Neden derseniz klasik bar kısmının yanında kat kat taraçalarda oturuyormuşsunuz hissini veren, ön cephesi tepeye kadar açık, çiçeklerle ve duvar resimleriyle süslü bir kafe/bar kendisi. Nerede oturursanız oturun önünüz açık, "gündüzleri de çiçekçiymiş sanırım" diye duydum. 

Gey mekân rehberini sonlandırırsam eğer (ki her yerdeler/her yerdeyiz, ayol!) iki tam günlük Tel Aviv gezintimizin iki gününe de şakşuka, kabak mücver, pırasalı omlet gibi doyurucu kahvaltılarla başladığımızı belirteyim. Başta "sabah sabah mücver mi yenir, öyk" tepkisi versem de tadını alınca "neden olmasın, önyargılarınızdan bi kurtulamadınız, haa!"ya hızlı bir geçiş yaptım.

İlk günümüzde sahil boyundan Yaffa'ya yürüdük. Sahili kapayalım, böyyük böyyük binalar dikelim zihniyeti yaşanmamış olacak ki uzuuun bir kıyı boyunca devasa parklarda insanlar koşularını yapıyor, bisikletlerine biniyor, bizler gibi şehrin en eski bölümü olan Yaffa'ya yürüyorlardı. Yaffa'ya gelmeyen imparatorluk kalmamış, 400 yılını da Osmanlılar'a bağlı geçirmiş bu küçük şehir. Kıyıya yakın küçük meydanda yine kahve-dondurma yapıp soluklanıyoruz. Sonrasında Yaffa'nın daha iç kesimine gidiyoruz. Burada bit pazarı ve küçük küçük birçok kafe-restoran var. Goldstar (altınyıldız) birasını tavsiye ediyorum, İsrailli lager.  

İkinci günümüz beni daha çok etkiledi açıkçası. Bograshov Caddesinden başlayıp Dizengoff Caddesine (Dizengoff Center'a girin muhakkak, bişi almak için olmasa bile "bir AVM mimarisi böyle de olabilirmiş" demek için), oradan Rothschild Bulvarına (mimarlık öğrencileri kesinlikle görsün), sonrasında da Allenby Caddesine (12 numaradaki Cafe 12'nin ortamı çok güzel. kahvesi iyi de börek-çöreğinde iş yok) bir halka çizdik. 

İkinci günün öne çıkan yanı Bauhaus mimarisi oldu. UNESCO, 2003 yılında "Beyaz Şehir Tel Aviv"i Dünya Kültür Mirasına ekliyor. 4000'i aşkın bina 1930'larda Nazilerden İngiliz mandasındaki Filistin'e göç eden Alman Yahudisi mimarlar tarafından süslemelerden kaçınan, biçimle işlev arasında
uyum gözeten bir tarzda inşa ediliyor. Siz de Rothschild'de dolanırken kendinizi hayran hayran binaları seyrederken buluveriyorsunuz. 

Tabii ki bu kadarla sınırlı değildi Tel Aviv gezimiz ama en sevdiğim yanlarıyla paylaşmayı seçiyorum. Ve tabii ki sıra altın vuruşta: Neve Zedek adlı biftek lokantasına uğramanız gerekiyor! Au gratin patates, kırmızı şarap, salata, misss. 

Peki, bu kadar politize bir ülkede bu durumu ne kadar hissettik? Tel Aviv'de hiç. Sınır kapılarında bolca. Kudüs yolunda duvarlarla ayrılmış Filistinli mahallelerini, İsraillilerin yeni yerleşim yerlerini görünce ise çok çok. 

Eve döner dönmez Avi Shlaim'in "The Iron Wall - Israel and the Arab World" (Demir Duvar - İsrail ve Arap Dünyası) kitabına başlıyorum. Kitap her iki tarafa da eleştiriler yönelten İsrailli bir yazarın, İsrail devletinin kurulmasına yol açan süreçten yakın geçmişe kadarki döneme odaklanıyor. Sıkmıyor, tam da İsrail ziyaretinin üzerine merakla okunuyor.

Özetle: İsrail üzerimde büyük bir etki bırakarak şimdiden tekrar tekrar gitmek istediğim bir yer haline geldi. Kendisini daha iyi öğrenmek, keşfetmek ve anlamak dileğiyle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Evlilik nasıl gidiyor?

Aslı Erdoğan: İnsanlar ölürken Bach açıp güzel cümleler yazamıyorsun